Esekli Kütüphaneci Mustafa

Yıl 1943.

Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Okumaya devam…

Okumak istiyorum !

Güneşin bunaltıcı sıcaklığı birdenbire kayboldu. Gökte, beyaz bulutlar belirmeye başladı. Yaşlı adam kuşkulandı. Az ötede ekin başında duran kadına seslendi:

– Hanım!
Kadın başını kaldırdı, sesin geldiği yöne bakarak:
– Hava bozuyor, başımızın çaresine bakalım…
– Korkma, yaz yağmurudur, geçer. Baksana beyaz beyaz bulutlar… Hem göğün yarısı açık… Gök gürlemesi de yok… Birkaç dakika çiseler sonra biter…
Yaşlı adam, tecrübesini konuşturmak istercesine, bakışlarını kadın üzerinde sabit bir noktaya dikti:
– Ne olur ne olmaz, biz şu harmanın üzerine bir naylon örtelim. Bakarsın biraz fazla yağıverir, harman heder olmasın…
Kadın, başındaki yazmasını eliyle düzelterek, bulutların arkasında saklanan güneşe baktı. Yağmur yağacaktı. Arkasına döndü, az ötede, tarlanın ortasında ki yaşlı çınarın dibinde oturan çocuklarına seslendi.
– Çocuklar! Çabuk buraya gelin!
Beş tane çocuk annelerin yanına geldi. Kadın, elinde ekin destesiyle, yanı başına gelmiş olan çocuklara:
– Evlatlarım! Yağmur geliyor. Babanız, harmanın üstüne örtmek için naylon hazırlıyor. Geride kalan şu üç beş desteyi alıverelim de yağmura yakalanmadan şu iş bitsin.
Yaşlı adam merdiveni harmana dayamış, bir taraftan çocukların getirdiği ekin destelerini düzeltip harman yapıyor, diğer yandan da naylonu harmanın üzerine örtmeye çalışıyordu. Tozlanmış olan yüzüne, o anda gökten bir birkaç yağmur damlası düştü. Heyecanla merdiven basamağının üzerine doğruldu. Yüksek bir sesle:
– Hanııımm! Çocuklar orayı halleder. Sen gel, yerden bana birkaç taş ver de şu naylonun üstüne koyayım.
– Geldim bey!
Yerden aldığı taşları kocasına vermeye çalışan kadın, yağmurun çiselemeye başladığını fark etti.
– Bey! Çocukların yapacağı iş bitti.
Başındaki külahı yan tarafa kaymış olan ihtiyar, bir yandan terini siliyor, bir yandan da kadına:
– Çocukları gönder o zaman! Yağmura tutulmadan bir an önce eve varsınlar.
Kadın, yanı başına çömelmiş, çubukla yerleri karıştıran çocuğun beline, eliyle hafifçe dokundu:
– Haydi oğlum! Kardeşlerini al eve götür…
Rasim, annesinin bir dediğini iki etmedi. Hemen kardeşlerinin yanına gitti. Onlara, Rasim göz kulak oluyordu. İlkokulu bir iki yıl olmuştu.
Ahmet Efendi’yle Fatma kadında işlerini biraz sonra bitirip çocukların arkasından yola düştüler. Ahmet efendi yürürken bir an durakladı, ayakkabısını çıkardı, ayakkabının ucundan tutup birkaç kez taşa vurdu. Arkasından:
– Allah, Allah! Küçük bir çakıl parçası yürümeme engel oluyor, dedi.
Ayakkabısını giydikten sonra, yere bıraktığı orakları eline aldı ve yürümeye devam etti. Neden sonra Fatma kadına:
– Rasim, okulu bitireli iki yıl oluyor hanım! Artık bağ bahçe işlerine başlamalı. Yoksa bu memlekette aç kalır.
– Dur bakalım canım! Çocuğun yaşı kaç? Akranlarından kimin eline yakışıyor? Zamanla alışır…
Yolda giderken, aralarındaki konuşmalar epey uzadı. Yağmurun, kendilerini ıslattığının farkına vardılar. Adımları daha da sıklaştı. Fatma kadın bir taraftan hızlı hızlı yürüyor, bir taraftan da çocuklarının akşam yemeğini düşünüyordu. Ahmet Efendi’ ye:
– Akşama ne yapayım bey?
Ahmet efendi:
– Allah kerim bir çorba içeriz.
Ahmet efendinin yüzündeki terle, yağmurun damlaları bir birine karışmıştı. Hızlı adımlarla evin yolunu tuttular.
Akşam yemeğini hep birlikte yediler. Ahmet Efendi yatsı ezanının okunmasını bekliyordu. Herkes bir köşeye çekilmiş, Ahmet Efendinin iki dudağı arasından çıkacak söze dikkat kesilmişti.
Fatma kadın bu arada sofrayı toparlamaya başladı. Odayı kaplayan derin sessizliği, bir anda tahta kaşıkların çıkardığı ses bozu verdi. Küçük kız annesine yardım etmeye çalışırken Ahmet efendi, karşısında duran Rasim’e eliyle “gel!” işareti yaptı. Rasim odanın köşesinde oturan babasının yanına diz çöküp oturdu. Ahmet Efendi; karanlığı, lambanın sökmeye çalıştığı odada, varlığıyla yokluğu belli olmayan Rasim’e:
– Oğlum, dedi. Sen artık kocaman adam oldun, görüyorsun buralarda ekmek parası yok. Ömür boyu çift sürersin. Çift sürmekle de belini doğrultamazsın. Ayşe Teyze’nin oğlu, izmir’den dün gelmiş. Yarın onunla konuşacağım. Tatil dönüşü giderken seni de götürsün. Erkende bir zanaat öğrenirsin. Yarın sabah namazından sonra tarlaya gideceğiz, erkenden yatalım…
O gece Rasim’in gözüne uyku girmedi. Yatakta arada bir dönüyor, bazen de yorganın altından kafasını çıkarıp gözlerini tavana dikiyor, kendisine eşlik eden gece böceklerinin sesleriyle tekrar dalıp gidiyordu.
Sabaha namazından sonra birkaç kaşık çorba içip avluya çıktılar. Sabahın sessizliğini, Ahmet Efendi’nin orak ve tırpan sesleri bozdu. Tırpanları omzuna alan Ahmet Efendi, oğluna;
– Rasim! Bir an önce tarlaya varalım. Annenle kardeşlerin arkadan gelirler, dedi.
Eksik kalan işi tamamlayacaklardı. Dün yağan yağmurun, harmana etkisi olup olmadığına bakacaklardı. Anneleri, kardeşlerine sıcak bir çorba içirdikten sonra gelecekti.
Rasim, yolda dalgın dalgın yürüyordu. Kafasında dünkü düşünceler vardı. Babasının:
– Oğlum! Su testisini ağacın gölgesine koyuver de ılımasın, demesiyle kendine geldi.
Güneşin ilk ışıkları, çalışmanın lezzetini hatırlıyor gibi üzerlerini okşuyordu. Tam iki saat aralıksız çalıştılar. Epeyce ter attıktan sonra, koca çınar ağacının dibine oturdular. Ahmet Efendi, bir eliyle terini siliyor, bir eliyle de su testisini tutuyordu. Fatma Kadın:
– Terli terli su mu içilir be adam! Hasta olacaksın başıma! Biraz dinlen! Terin soğusun ondan sonra…
Fatma kadın, kocasına çok bağlıydı. Evini, çocuklarını onca iş arasında ihmal etmiyordu. Ahmet Efendi, neden sonra dinlediğini ifade etmek ister gibi derin bir iç çekti:
– Bugünlük bu kadar… Yarın harman işlerine başlayacağız. Sıra bize geliyor, dedi.
Hep beraber eve döndüler. Ahmet Efendi, ikindi namazına camiye gitmek için abdest aldı. Fatma Kadına:
– Ayşe Teyze’nin oğlunu camide görürüm nasıl olsa. Ona şu bizim oğlanın meselesini söyleyeyim, bakalım ne diyecek? Dedi.
Namaz çıkışında Süleyman Bey’e:
– Sizi gördüğüm iyi oldu. Belki gelmezsiniz diye düşünmüştüm.
Süleyman Bey:
– Gelmez olur muyum hiç canım? Köydeki insanların buluşma yeri camidir. Başka türlü, bağda bahçede çalışan insanları nasıl göreceksiniz?
Ahmet Efendi, oğlu için düşündüklerini anlattı. Süleyman Bey:
– Ben yardıma hazırım. Eğer isterse benim yanımda çalışabilir. İstemezse başka iş bakarız.
– Ben hele evle bir konuşayım. Bugün, yarın size haber veririm.
Fatma kadın avluda tavukları yemlerken Ahmet Efendi geldi:
– Hanım! Yemeği yiyip bizim oğlanın durumunu bir konuşalım.
Yemekten sonra bütün ev halkı, Ahmet Efendi’nin söyleyeceklerine dikkat kesildi.
Ahmet Efendi:
– Oğlum, dedi. Ayşe Teyze’nin oğluyla konuştum. Eğer istersen onun konfeksiyon atölyesinde çalışabileceksin. İstemezsen o, senin için başka iş bakacak. Ama bence onun yanında çalışman daha iyi olur. Ne de olsa akrabamız… El gibi olmaz. Senin iş sahibi olman için elinden geleni yapar, sana yardımcı olur. El yanında çalışmak kolay değil!
Rasim:
– Baba! Ben okumak istiyorum. Hafta sonları çalışıp harçlığımı kazansam olmaz mı?
Ahmet Efendi, hiç beklemediği bu cevap karşısında bir an durakladı. Rasim’in okuyacağını hiç hesaba katmamıştı. Rasim’e:
– Oğlum! Kararını sen ver! Okumak istiyorsan, ceketimi satar seni okuturum. Ama görüyorsun ki, köyümüzde okuyan insan az. Herkes küçüklükten bir zanaat sahibi olup ekmek parası kazanmak istiyor. Okumak kolay değil.
Ahmet Efendi, ertesi gün Rasim’le birlikte ikindi namazına camiye gittiler. Namazdan sonra Ahmet Efendi Süleyman Bey’e:
– Süleyman Bey! Bizim oğlan “okumak istiyorum” diye tutturdu. Ne dersin?
– Ben çocuklarımın okuması çok istedim ama onlar okumak istemediler. Eğer Rasim okursa, ben onun ihtiyaçlarını karşılarım.
Ahmet efendi, duyduklarına sevinmişti. Süleyman Bey,  İzmir’e dönme hazırlıkları yapmaya başladı. Onların arabasıyla Rasim de gidecekti. Fatma kadın, oğlunun hazırlıklarına başladı. Bir cumartesi sabahı, Süleyman Bey’in ailesiyle birlikte Rasim’i de uğurladılar.
Okulların yarıyıl tatili başlamak üzereydi. Ahmet Efendi, evinin avlusunda odun parçalıyordu. Köylülerden birisi, Rasim’in mektubunu getirdi. Ahmet Efendi işini bırakıp eve girdi. Heyecanlı olduğu, ellerinin titreyişinden belliydi. Mektubu özenle açtı ve hanımına okumaya başladı. Rasim’in başarısından ötürü, okul müdürü aileyi tebrik ediyordu. Ahmet efendi, hem okuyor hem sevinç göz yaşları döküyordu. Hava soğuktu ve kar yağıyordu.

THEMİS’İ KAYBETTİK!

Adaletin sembolleşmiş hali olan Themis,

“Yunan mitolojisinde gökyüzünün hakimi olarak kabul edilen Uranüs ve toprağı, yani, yeri temsil eden ve tüm tanrıların atası olarak kabul edilen Gaia’nın kızı olan adalet ve düzen tanrıçasıdır. Themis, yasadır, kuraldır. Adalet ve düzeni temsil eden Themis, bir elinde terazi öteki elinde kılıç tutan, gözleri bağlı bir bakire olarak simgeleştirilmiştir. Elindeki terazi, adaleti ve bunun dengeli şekilde dağıtılmasını, diğer elindeki kılıç ise, adaletin keskinliğini simgelemektedir.

Themis’in kadın ve bakire oluşu bağımsızlığını, gözlerinin bağlı olması ise tarafsızlığını simgeler. Adalet dağıttığı kimseleri görmesin, taraflı davranmasın diye. Buradan da anlaşılacağı gibi Themis insanların özlem duyduğu ve olmasını istediği bağımsız, tarafsız, adaletin dengeli şekilde dağıtıldığı, caydırıcılığı olan hukuk düzeninin ifadesidir.”

(Tırnak işareti ile belirtilmiş olan kısım Vikipedi alıntısıdır.)

Şimdi de gelelim ülkemize….
Evet, Türkiye’de Adalet tanrıçası var mı dersiniz? Ben, bu soruya bir çoğunun ” Hayır yok ” dediğini duyar gibiyim.. Peki varsa “Themis siyasetin himayesi altında mıdır?” diye sorsam? İşte buna da yanıtınız genelde “Hem de nasıl! ” olacaktır.

Niye mi? Eee Adaleti, Adalet Bakanlığı denen buram buram siyaset kokan bir kuruma bağlarsanız. O bakanlığın başına da, kalkıp tarafsız bir hakimi,savcıyı değil de, iktidar partisinin iktisatçı bir milletvekilini bakan olarak atarsanız. HSYK Başkanlığı’na da, Adalet Bakanını oturtursanız,
Bakanın Müsteşarını da, bu kurulun doğal üyesi yaparsanız, müsteşarın görevde olmasına rağmen kurula katılmazsa, kurulun toplanma olanağını da elinden alırsanız… Adaletin siyasallaştırılmadığından, ya da siyasetin yargıya etkisi olmadığından bahsedebilirmisiniz? Biz değil ama özellikle iktidar partisi ve taraftarları etkisi olmadığından bahsedebilir. Ama sade vatandaş olarak bizler tabii ki, buna sadece güleriz..

Geçenlerde arkadaşlarla sohbetimizde, bir dostumuzun adaletle ilgili çok çarpıcı bir görüşü vardı. Bir şekilde hakkını kaybettiysen, onu kısa sürede geri alabilmek için 3 yolun var demiştim:

1- Ya siyasetten güçlü bir dostun olacak,
2- Ya çok büyük paran olacak,
3- Ya da bunlara sahip değilsen, orman kanunu uygulayabilecek yüreğin olacak.

Nitekim, tasvip etmediğimiz bu uygulamalara sıkça rastlarız güzelim ülkemizde. Bunların nedeni de, tabii ki, yüksek mahkemelerdeki siyasetin etkinliği, sayısal olarak yeterli düzeyde olmayan hakim ve savcılarımız, yıllarca süren davalar, oy uğruna çıkarılan af yasaları nedeniyle, bir kez daha canı yanan insanların kendi adaletlerini kendilerinin uygulamak istemeleri neticesinde oluşan yeni suç dosyaları, caydırıcılıktan uzak adeta suça teşvik edici nitelikteki yetersiz ceza yasalarımızdır.

İşte bu yüzden THEMİS’İMİZİ KAYBETTİK…

Evet değerli kardeşlerim, Mustafa Kemal Atatürk demiş ki;
“İstiklal, istikbal, hürriyet, herşey adaletle kaimdir.”
Bir ülkenin bağımsızlığı ve geleceği, o ülke insanlarının hürriyeti,Atamızın da dediği gibi adaletle kaimdir amma; bu güzel düşünceyi de herşeyin yozlaştırıldığı günümüzde, SİYASALLAŞTIRILMAMIŞ ADALETLE diyerek güncelleştirmemiz gerekmektedir.

Bu sebep ile;
SİYASETTEN ARINDIRILMIŞ BİR YARGI,
GECİKMEDEN SONUÇLANABİLEN DAVALAR,
ZAMAN AŞIMINDAN DÜŞMEYEN DOSYALAR,
TEŞVİK EDİCİ DEĞİL, CAYDIRICI NİTELİKTEKİ CEZA YASALARI,
TBMM ÇATISI ALTINDA, DOKUNULMAZLIKLARI KALDIRILMIŞ SİYASETÇİLER…

İşte, ülkemizde görmek istediğimiz TARAFSIZ ADALET budur.
Bu ne başkanlıkla sağlanabilir, ne de halkın gönlünden çıkan referandumla… Adalet ancak ve ancak evrensel hukuk değerlerinin eğitimini almış, vicdani yeterliliğe sahip, yüce hakimler tarafından sağlanabilir.

Halil Baki ÇELEN